Anasayfa > Kanserle Dans Hikayeleri > Pes Etmeyen Kadın

Pes Etmeyen Kadın

Kanserle savaşmaya başlayalı 20 yıldan fazla zaman geçti. Kırmızı rujum olmadan, saçlarım bakımlı olmadan, tertemiz giyinmeden asla sokağa çıkmadım. Hastaneye dahi hep bakımlı, derli toplu, pozitif ve güler yüzlü gittim. Hayata sımsıkı sarıldım; şikâyet etmeden, “Of” demeden, “Neden ben?” demeden… Hastalığımı olduğu gibi kabul ettim, onunla birlikte yaşamayı öğrendim.

İlk kanser olduğumu öğrendiğimde gecelerimi dolduracak bir şeyler bulmam gerektiğini düşündüm. İbadete zaten devam ediyordum. Bu süreçte bir yemek kitabı yazdım; tam 8 ay sonra piyasaya çıktı ve beni oldukça oyaladı. Gecelerim çok rahat geçti. Ardından bu son dönemde yaşadıklarımın bir bölümünü anlattığım “Yokuş” isimli bir öykü kitabı yazdım, o da çıktı. Bu beni daha da mutlu etti.

Kanseri öğrendiğim an çok değişikti. Biyopsi sonucum çıkmıştı, hastaneye gittim. Doktor vizitteydi. Raporu okudum, “malign” yazıyordu ama ne anlama geldiğini bilmiyordum. Bir hemşire “Abla, sonuç çıktı mı?” dedi. “Çıktı” dedim. Raporu aldı, baktı ve dönüp bana, “Annenle aynı kaderi paylaşmak zorunda mıydın?” dedi. O anda nasıl ölmedim bilmiyorum. O koca hastane koridoru bir anda simsiyah oldu. Hemen, “Bugün yatıyorsun, ameliyat edeceğim seni,” dedi. Hemşireler koluma girdiler, odaya aldılar. Ağlayamadım, adeta donup kaldım.

“Eyvah, kanser oldum,” demedim ama kendime kurduğum düzen bir anda gözümün önünden geçti. Evim kiraydı, işe gidiyordum. İşten ayrılmam gerektiğini anladım. “Evi nasıl geçindiririm? Bu süreci nasıl atlatırım? Bana yardım edecek kimsem yok,” derken kendimi boşlukta buldum. Kanser teşhisinden çok, ameliyat sonrası hayatımı nasıl düzene sokacağım düşüncesi beni perişan etti.

İki gün sonra ameliyat oldum. Zaten daha önce mide polipleri ve bağırsaklarım nedeniyle 6–7 ameliyat geçirmiştim. Ameliyattan sonra tedavi başladı: 8,5 ay süren radyoterapi, daha kısa süren kemoterapi… Süreç benim için çok uzundu. Cildim yandı, plastik cerrahiye gidip yanan bölgelerin derileri yüzdürülüyordu. Pomatlar sürüyordum. Mememin bir bölümü alınmıştı. Renk eşitsizliklerini kapatmak için boyalar sürdüm, tülbent bağlayıp işe koyuldum.

Nasıl mı? Evden kurabiye, pasta, yaprak sarma yaparak… Hayatımın neredeyse 5 günü mutfakta geçti. Tedaviden çıkıyordum—tıp fakültesi, kışın buz gibi bir hava ya da yazın kavurucu sıcak… Param yok, yürüyerek gidip geliyorum. O buzları hep yürüyerek geçtim. Dolmuş parası vermemek için Sıhhiye Köprüsü’nün altına kadar yürüyordum. Bir gün tedavideki arkadaşlar, “Güler Hanım, kanser olduğuna çok mu üzüldün?” dediler. Güldüm. “Kanser olduğumu düşünmeye bile vaktim yok, elim dolu,” dedim. Göreve gider gibi tedaviye giriyor, çıkınca markete uğrayıp siparişleri alıyor, eve dönünce hemen mutfağa giriyordum. Evde bir de yatan babam vardı, ona da bakıyordum. Ama kendime bakmayı da hiç ihmal etmedim. Bir gün bile makyajsız tedaviye gitmedim. Saçım toplanmamış, dağınık kıyafetlerle asla gitmedim.

Bir keresinde başka bir hastaneden patoloji örneklerimi almam gerekti. Laboratuvarda görevli beyefendi kağıda bakıp, “Çok üzüldüm hanımefendi, ciddi şekilde kansermiş,” dedi. “Kimin için alıyorsunuz?” diye sordu. “Hasta benim,” dedim. Adam şaşkınlıkla, “Mümkün değil! Hayatımda bu kadar bakımlı, süslü bir kanser hastası görmedim. Siz bunu da yenersiniz,” dedi. O sözden sonra sanki kanserim uyudu.

Tedavi çok ağırdı, çok… Bir de en acı olan ne biliyor musunuz? İnsanların yanında bir refakatçisi, bir sarılanı, kapıya kadar arabayla bırakanı vardı. Ben savaşın içindeydim. Evimi geçindirmek zorundaydım. Eve yürüyerek dönüyor, mutfağa girip çalışıyordum. Yanımda kimse yoktu. Yalnızdım. Sonra kendi kendime, “Sen gerçekten çok cesur bir kadınsın, bunu da atlatırsın,” dedim.

Uzun süre ameliyatlara ara verdik. Kanser 7–8 sene uyudu. Sonra “invaziv karsinoma” olarak tekrar saldırdı. Hayret edeceğiniz şu ki, her ameliyatımda kanser türüm farklıydı, hiçbiri birbirine benzemiyordu. Ameliyata girerken bile kuaföre uğrayıp saçlarımı yaptırır, öyle odama çıkardım. Hemşireler gülerdi: “Güler Hanım, saçlarınız ne oldu?” diye. “E ameliyata,” derdim. Ameliyatı da, kanseri de hep kabullendim. İlk andan beri kanserle beraber yaşamaya alıştım. Pes etmedim, şikâyet etmedim, “Neden ben?” demedim. Hayat her haliyle güzeldi. Yaşamak güzeldi. Kimseye muhtaç olmadan yaşamak daha güzeldi. Kendi kendime yetmeyi öğrendim.

Bir gün doktorlarımdan biri PET sonucundan sonra, “Çok vaktin kalmadı, nasıl yaşıyorsan öyle devam et,” dedi. Hastane bahçesinde biraz ağladım. “Eyvah, yatarsam bana kim bakar? Kime yük olurum?” diye… Sonra yine çözümü buldum: “Hayır, bunun da çaresi vardır.” O dönem kolon kanseri olarak tespit etmişlerdi. O yoldan ilerledim, başka bir hastaneye gittim. Savaştım. Bana “3 ay yaşarsın” diyen doktorun sözünün üzerinden 5 yıl geçti. Ve ben hâlâ sevgi dolu, pozitif, hayata güzel bakan bir insan olarak yaşamaya devam ediyorum. Hastaneye tedavi ise tedavi…

Ben buradayım, dimdik ve hayattayım.

Gönüllümüz Ol
Kanser hastalarına umut olmak, onlara destek vermek için bizimle birlikte hareket edin. Küçük katkılarınız büyük farklar yaratabilir.
Gönüllü Başvuru Formu
Güncel Kalın
En son blog yazılarımızı ve önemli gelişmeleri e-posta ile alın.
Paylaş
Duyguların Yolculuğu
BMS’in destekleriyle; Uludağ Onkoloji Dayanışma Derneği (ONKODAY) ve Kanserle Dans Derneği iş birliğiyle hayata geçirilen bu anlamlı proje, Stevie Ödülleri’nde Gümüş Ödül kazandı! Dünya çapında 78 ülke ve bölgeden gelen 3.800 adayın yarıştığı Stevie Ödülleri’nde, 250’den fazla üst düzey yöneticinin değerlendirmesi sonucunda bu ödüle layık görülmek bizim için ayrı bir gurur kaynağı.
Projenin Detaylarını İncele